Yaşadığımız hiçbir şey boşuna değil

Barış bildirisine imza attığı için linç kampanyasına maruz kalan, hakkında dava açılan, işinden uzaklaştırılan akademisyen Latife Akyüz, "Yaşadıklarımız boşuna değil. Kürt halkı nezdinde bir karşılığı olması bizi onurlandırıyor. Bu aynı zamanda bize daha büyük sorumluluk yüklüyor" diyor.

07 Şubat 2017 Salı | Kadın

FİLİZ ARGAL / FRANKFURT

 

Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifi, Kürt kentlerinde sokağa çıkma yasakları ve operasyonlar sürecinde yaşanan insan hakları ihlallerine karşı ‘Bu suça ortak olmayacağız’ başlıklı bildiriye imza attıkları günden itibaren iktidarın hedefi oldu. Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın ‘müsvedde’, ‘karanlık’, ‘alçak’ gibi ifadelerle ilgili kurumlara gereğini yapma çağrısı ardından ülke genelinde akademisyenlerin bazıları gözaltına alındı, içlerinden tutuklananlar oldu. Linç kampanyası devam etti, çok sayıda akademisyen de işinden edildi. KHK’lerle birlikte ihraç edilenler arasında da barış bildirisine imza atan çok sayıda isim bulunuyor. Çok sayıda akademisyen ise sürgüne çıkmak zorunda kaldı. 

Barış bildirisine imza attığı için ülkesini terketmek zorunda bırakılan akademisyenlerden birisi de Yard. Doç. Dr. Latife Akyüz. Yaklaşık 3 aydır Almanya’nın Frankfurt kentinde bulunan ve akademik çalışmalarına Goethe Üniversitesi’nde devam eden Akyüz ile yaşadıklarını konuştuk.

 

Barış bildirisine imza attığınız içim büyük bir linç kampanyasına maruz bırakıldınız. Başlarda neler yaşandı?

Barış İçin Akademisyenlerden ve Barış Bildirisi'ne imza atanlardan biriyim. Bildiriye imza atanlar hakkında tutuklama kararı verilen, mahkemeye çıkarılan, yurtdışı yasağı getirilen ilk akademisyen oldum. 29 Ekim’de ise Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Düzce Üniversitesi'ndeki işimden uzaklaştırıldım. 

Dediğiniz gibi tam bir linç kampanyası başlatıldı. 12 Ocak 2016‘da Sultan Ahmet'te meydana gelen patlamanın hemen ardından Erdoğan, akademisyenleri hedef alan bir konuşma yaptı. Konuşmasında, "Kendisine akademisyen diyen yarı entellektüeller, ey aydın müsveddeleri, siz karanlıksınız, aydın falan değilsiniz" diyerek bizleri direk hedef gösterdi. Hemen aynı saatlerde Düzce‘de bir yerel televizyon ve gazete hakkımda haber yaptı. Böylece adım ve resimlerim kullanılarak linç kampanyasının düğmesine basılmış oldu. 

 

Düzce’de sizinle birlikte imzacı başka akademisyenler var mıydı?

 Ben Düzce Üniversitesi‘nde imza atan tek akademisyendim. Böyle olunca da hedef haline gelmek daha kolay oldu sanırım. Faşistler hızla mobilize oldu. Bir kaç saat içinde linç inanılmaz büyüdü. Sosyal medya üzerinden tehditler aldım, evimi bulmaya çalıştılar. Üniversiteye "Siz bir şey yapmazsanız biz yaparız" tehditleri yapıldı.

Erdoğan'ın açıklamasıyla aynı gün ülkü ocakları bir basın açıklaması yaparak, "Düzce’yi PKK'den temizleyeceğiz, burada terörist barındırmayız" tehdidinde bulundu. Hatta benim üzerimden Düzce'de bir Kürt mahallesi, "Bu mahallede teröristler besleniyor" denilerek hedef haline getirildi.

 Bir sonraki gün Düzce'yi terk etmek zorunda kaldım, ertesi gün ise ofisim ve evim polisler tarafından basıldı. Hakkımda yakalama kararı çıkartıldı. Eş zamanlı tüm ulusal televizyon ve gazetelere "O akademisyen hakkında yakalama kararı verildi" diye haber geçtiler. 

Düzce Savcılığı yakalama kararını kaldırmak üzere ifade vermeye çağırdı beni ama aksine hakkımda tutuklama istedi ve Sulh Ceza'ya gönderdi. Hakkımda yurt dışına çıkma yasağı kararı verilerek adli kontrolün ardından serbest bırakıldım. Savcılıktan çıktığımda dışarıda bir grup faşist beni bekliyordu. Güvenliğim için Düzce'den kaçmak zorunda kaldım ve bir daha gidemedim.

 

O dönem emniyet, yargı, üniversiteler ve medya, hükümetin başlattığı linç kampanyasının sürdürücüsü rolünü oynadı. Neden bu denli büyük bir saldırı gerçekleşti akademisyenlere karşı?

 Türkiye'nin hemen her yerinde ev baskınları, gözaltılar yaşandı. Biz de bir basın açıklaması yaparak "Sözümüzün arkasındayız ve barışta ısrarcıyız, geri adım atmıyoruz" dedik. Bu basın açıklamasını okuyan 4 arkadaşımız tutuklandı.

Bunu şunu için söylüyorum: Bizler sadece barış için imza attık. Tek 'suçumuz' bu. Ama hepimiz birden 'terörist' ilan edildik. İşimizden kovulduk, yargılandık ve baskı altına alındık. Bunu algılamak zor bir durum. Söyledikleri şöyle bir şeydi aslında: Siz beyaz Türkler, Kürt sorununa nasıl müdahil olursunuz! Üstelik ben sizi hedef haline getirmişken… Başınıza bu kadar şey gelmişken, neden hâlâ bana itaat etmiyorsunuz.

Aslında herşey biraz da itaat etmediğimizden dolayı duyulan öfkenin sonucu. Bizi zorla barış aktivisti yaptılar.

 

Tüm baskılara rağmen imzacıların sayısı azalmak yerine arttı. Bunu nasıl değerlendirmeliyiz?

 "Suça ortak olmayacağız" başlıklı bildiride toplam bin 128 imza bulunuyordu. Fakat Erdoğan'ın konuşmaları ardından imza sayısı 2 bin 212’ye çıktı. İnsanlar imza atmaya devam ettiler. Türkiye akademisinde beklenmedik bir karşı çıkış ve dayanışma oldu. Bu Türkiye tarihi açısından önemli bir karşı duruştur. Bizler doğru olanı yaptık, doğru bir konuya değindik ve toplumsal bir karşılığı olduğu için de buna tahammül edemediler. Bu kadar sert bir şekilde gözdağı vermek istendi. Cemaatçı olduğunu saklamak için birçok rektör bizlerle uğraştı. Her dönem çıkartılan KHK’lerle, yeni listeler çıkarılarak, baskılar sistematik olarak devam etti.

 

Tüm bu yaşatılanlar biat ettirmek için mi?

Evet öyle. Gazeteci Cem Küçük, biz akademisyenleri şununla tehdit etmişti: "Öyle olacak ki, hepsi medeni ölülere dönecekler." Bunun için de ilk yaptıkları şey, akademisyenlere yurt dışı yasağı getirmek oldu. Ardından üniversiteden, öğrencilerimizden bizi kopardılar. Bir daha okullarda, bilim kurullarında çalışma olanağı bulamıyorsun. Kongrelere katılman engelleniyor, sunum yapman engelleniyor; akademik faaliyetler tamamen engellenerek bizi medeni ölülere çevirmek istediler. Açlığa mahkum ederek yazmamız, çizmemiz, araştırmamız engellenmek isteniyor. Bir bakan kalktı şunu dedi: "Ağaç kökü yesinler." Neden? Çünkü bizler barış ve demokrasi istedik.

 

Bugün dönüp geriye bakınca tüm yaşananlara ne diyorsunuz?

Ablukalar devam ederken bölgeye ziyaretlerimiz oldu. Bir ziyarette ben de vardım. O zaman abluka kalkmıştı. Fakat sokağa çıkma yasakları kısmen devam ediyordu. Bu ziyaret sırasında yaşadığım bir anımı hiç unutamıyorum. 16 yaşındaki oğlunun cenazesini üç ay sonra alan bir ailenin taziyesi vardı. Oğlunu kaybeden bir anne, “İmzacı akademisyenler bunlar" diye tanıtıldığımız bizlere gelip sarıldı ve dedi ki, "Kusura bakmayın bizim yüzümüzden işinizden oldunuz."

O an ne hissettiğimi anlatamam... Tek bir cümle kurabildim: Dedim ki, "Siz kusura bakmayın. Çok geç kaldık. Belki de durdurabilirdik" dedim. O acılı anne ve baba, "Olur mu, sesimiz oldunuz" dedi. 

Anladım ki tüm bu yaşadıklarımız boşuna değil. Kürt halkının nezdinde böyle bir karşılığı olması bizi onurlandırdı. Aynı zamanda bize daha çok sorumluluk yükledi.

 

Sürgün edilmek size neler hissettiriyor?

 Yaklaşık üç aydır burdayım. Risk altındaki akademisyenleri koruma amaçlı açılmış bir program çerçevesinde geldim. Şu anda Goethe Üniversitesi'nde akademik çalışmalarıma devam ediyorum. Frankfurt’ta çok iyi karşılandım. Ben gelmeden üniversitedeki herkes benim hikayemi biliyor ve gelmemi bekliyorlardı. Çok şanslıyım bu konuda. Tabii yurt dışına çıkmak çok zor bir karar oldu benim için. Tüm sevdiklerini, arkadaşlarını, aileni bırakıp gelmek zor bir duygu. Daha önce mesleğim gereği yurt dışında yaşadım. Almanya'da kendi isteğimle yaşayabilirdim. Oysa şimdi zorunlu bir göçü yaşamak durumunda kaldım. Bu beni öfkelendiriyor.

 

Bundan sonrası için planınız nedir?

 Mücadeleme burda devam edeceğim elbette. Bir akademisyen olarak her yerde sözümü söylemeye devam edeceğim. Burada mücadele edeceğim platformlar var. Bunlardan biri de 'Barış Platformu'. Önümüzde referandum süreci var. Tüm gücümüzle 'Hayır Kampanyası'nı aktif bir şekilde yürütmeliyiz. Bu noktada hepimize çok iş düşüyor. Ben de bu mücadelenin bir parçası olmaya devem edeceğim elbette. Umudum var, referandumdan 'hayır' çıkmasa bile seçimlerden umutluyum. Er veya geç barış kazanacak.


1373

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA