Türkiye rayından çıkmış hızlı tren gibi!

Esas durum şu bence: Türkiye rayından çıkmış hızlı bir tren gibi ve nereye vuracağı, nerede duracağı meçhul. Türkiye muhalefetinin zayıflığı, çelimsizliği, otomatik olarak bir felaket hissine, "Yandık, bittik, mahvolduk" haline götürüyor. Ama aslında şu anda Türkiye'nin her yöne gitmesi ihtimali var. Şu kesin ki bu tren bir yere çarpacak ve muhtemelen gayet şiddetle. Ama illa ki bu işin arkası kötü olacak diyemeyiz.

09 Aralık 2016 Cuma | Dizi


OSMAN OĞUZ / HABER MERKEZİ


“Türkiye nereye gidiyor” sorusu, artık evrensel bir soru. Her meşrepten insan, bu soruyla başlayıp uzun uzadıya analizler yapıyor. Bitecek gibi de değil... Çünkü, tam da Yektan hocanın bahsettiği gibi, “çok katmanlı“ bir “vakıa” ile karşı karşıyayız. Son dönemde gelişenleri de bu “katmanları“ hesap etmeden ne toplumsal, ne siyasal olarak düşünebilmek mümkün.

Dr. Yektan Türkyılmaz, doktora tezini Ermeni Soykırımı üzerine yazdı. Ardından “Osmanlı ve Cumhuriyet DÖneminde Şiddet ve Travma” üzerine çalıştı. ABD’nin Duke ve Türkiye’nin Sabancı ile Bilgi üniversitelerinde toplu şiddet, soykırım ve Türkiye tarihi üzerine dersler verdi. Şu sıralarda ise Kıbrıs Üniversitesi’nde (University of Cyprus) öğretim üyesi.

Türkyılmaz’la o çetrefilli “Türkiye nereye gidiyor” meselesi ile yaşananların toplumsal ve siyasal görüntüsünü konuştuk.


Önce, durumun siyasal tanımıyla başlamak istiyoruz. Nedir bu yaşadıklarımızın tarifi, bu sistemin adı? Mesela “diktatörlük” mü demek lazım? Faşizm demek, halen biraz karikatürizasyon mu oluyor, yoksa artık gerçekten de faşizm mi geldi?

Diktatörlük ile başlarsak... En demokratik saydığınız rejim için bile çıkıp ikna edici bir biçimde “burjuva diktatörlüğü” diyen olabilir. Şu anda kavram Türkiye’de aslında biraz mevcut otoriter kişi kültüne karşı muhaliflerin hınç ve öfkelerinin şiddetini ifade etmek için kullanılıyor. Rejimi tarif için bence başka analitik kavramlara ihtiyaç var. Faşizm mi? Tabii ki faşizm, ama o kavram da yetersiz. Çünkü karşı karşıya kaldığımız durumun özgünlüğü var: Türkiye’nin birçok dönemine faşizm diyebiliriz. Bu bir 12 Eylül ya da 71 dönemi değil; Türkiye’nin sıkıyönetimler dönemi değil. Başka bir halden bahsediyoruz. Dolayısıyla yeni bir kavramsallaştırmaya ihtiyacımız var.


Nedir bu dönemin ayırt edici özelliği? Nereye doğru gidiyor Türkiye?

Esas durum şu bence: Türkiye rayından çıkmış hızlı bir tren gibi ve nereye vuracağı, nerede duracağı meçhul. Türkiye muhalefetinin zayıflığı, çelimsizliği, otomatik olarak bir felaket hissine, “Yandık, bittik, mahvolduk” haline götürüyor. Ama aslında şu anda Türkiye’nin her yöne gitmesi ihtimali var. Şu kesin ki bu tren bir yere çarpacak ve muhtemelen gayet şiddetle. Ama illa ki bu işin arkası kötü olacak diyemeyiz. Bu çarpmanın ardından ihtimaller açık. Parçaların nasıl yeniden kurulacağını hem iktidar blokunun o andaki hali hem de muhalefet cephesindeki aktörlerin marifeti belirleyecek. Türkiye bir kriz ve kaos sürecinde. Türkiye’yi yönetenler de önlerini göremiyor.

Bunun bir sebebi var, o da dönemin özgünlüğünü açıklıyor: Karşımızda devletle savaşan bir devlet var. Bu dönemi 12 Eylül, 12 Mart, 1990’lar faşizminden ayırt eden şey bu. Yani, devletin devleti yıkıyor olması. Aslında paranoya da buradan geliyor. Şu ki, Türkiye’de işbaşındakiler için şüphesiz başat bir dert Kürt sorunudur; başka sorunları da ekleyebilirsiniz. Ama onları en çok kaygılandıran şey, kendi devlet aygıtlarına güvenmiyor olmaları. 

Devletin devletle savaşı devam edecek. Çünkü mevcut rejim ve onun başındaki şef bu yıkım enerjisiyle besleniyor. Bu durum, bir yandan paranoyayı körüklüyor, diğer yandan devletin kurumsal bir siyaset uygulamasını engelliyor. Bunun da iki sonucu var: Birincisi, bu devlet kudretsiz bir devlet. Diğer yandansa bu devlet, öngörülemez bir devlet. Yani nerede kime patlayacağını bilemezsiniz. Katmanları, mekanizmaları olan, belli bir ideolojik çizgi izleyen bir devleti kestirebilirsiniz; ama bence şu devlet, kestirilemez bir devlet. Bence nereye gittiklerine ilişkin en tepedekilerin de pek düşünceleri yok. 


AKP’nin temel farkı, özgünlüğü nedir? Türkiye Cumhuriyeti devletinin yapısal kodlarıyla AKP’nin inşa etmeye çalıştığı şey çelişiyor mu mesela?

Öncelikle şunu söyleyeyim: Biz çok sıkıntılı bir iyimserlik döneminden geliyoruz. Bununla beraber gelişen bir şok var. Bu şok yüzünden biz, geçmiş kötülükleri az hatırlamaya başladık.

Şu tespitle başlayalım: Biz zaten faşizan rejimlerde ve onların ürünü bir toplulukta yaşıyorduk. Ve iç düşman gördükleriyle, yani Kürt’le, Kızılbaş’la, komünistle ve diğerleriyle savaş halinde olan yönetimlerdi bunlar. Bir tek 80’ler de değil, cumhuriyet tarihinde geriye doğru gidebilirsiniz. 90’lardan beri özellikle kimi muhalif çevreler, dönem dönem girdikleri temelsiz iyimserliklerden dolayı, karşılarında baş edemedikleri bir durum olduğu zaman en kötü anı yaşadıklarını düşünmeye başlıyorlar. Bu, bizim geçmişte rahat bir hayat yaşadığımız anlamına gelmiyor.


Ama AKP’nin ‘mühendislik çalışmasının’ da toplumda yarattığı bazı yenilikler var galiba...

Ben mühendisliği kabul etmiyorum. Çünkü mühendislik, gerçekten bir hesap kitap, öngörü, kurumsallık işidir. Bir defa şu hatadan vazgeçelim: Karşımızda kendilerine atfettiğimiz rasyonalitenin zerresini hak etmeyen bir siyasi ekip var. Biz hep ortalama akla hitap eden bir rasyonalite üzerinden ne yaptıklarını düşünüyoruz. Ama diplomasiye bakınız, iç politikaya bakınız, olay olay gittiklerini görüyorsunuz. Çok fazla kontrol edebildiklerini sanmıyorum. “Bu hamleden sonra biz nereye varırız” diye bile düşünemiyorlar. Huzursuz, kendi bürokrasisine, askerine bile arkasını dönemeyen bir otorite, kendisine güvenebileceği, esasen imkansız bir ortam yaratmaya çalışıyor; ama bunu yapmasına aracı olabilecek güce, devlete de inanmıyor. Ben burada mühendislik yapmaktan ziyade hızla ve ardı ardına gelişen krizlere refleksif, sert ve riskli tepkiler gösterdiklerini düşünüyorum.

Tabii sistematik olan şeyler de var. Daha çok tarza ilişkin ama bu. Kavramsal bir yol yok, ideolojik olarak çerçevelemek de zor. Bir de yeniden şekillendirilmeye çalışılan bir toplumsal vicdan var; muhayyel ve gerçek “düşmanlara” yapılacak her kötülüğü kucaklar bir vicdan.

Tarza ilişkin şunu söyleyeyim: Kudretten düşüp sorunları yönetmek marifetinden uzaklaştıkça, sorunları köklemeye çalışmak. Kürt sorunu mesela. Bir daha konuşulmasına gerek duyulmayacak şekilde ortadan kaldırmak meseleyi. Bu gerçekçi olamayınca da sembolik bir savaşa dümen kırıyorlar. Bu da kudretsizlikten gelen bir durum. O yüzden mesela çok daha gaddarca ve ibretlik olarak teslim almak istiyorlar. Mesela şunu düşünün: Demirtaş’ı tutup IŞİD’lilere öldürteceklerini sanmıyorum ama Demirtaş’ın IŞİD’lilerle yalnız bırakıldığı imajı üzerinden mücadele ediyorlar. 

İkinci bir şey: Türkiye’de 60’lar, 70’ler solunun getirdiği romantik, popülist bir hat var. Tabii Türkiye solu bulmadı bunu, dünyada da 18.-19. yüzyıldan kaynakları olan bir düşünüş. Ancak bu kütleleşmiş halk imajını da sorgulamak gerektiği artık çok açık. Biz de Gramsci gibi oturup düşünmek zorundayız. Bu memlekette neden böyle bir yüzde yetmiş var?


Neden var?

Öncelikle ben çok şaşırmadığımı söylemek zorundayım. Çocukluğumun geçtiği yerlere bakınca, ben o topluluğu görüyorum zaten. Peki bu topluluk nasıl oluşuyor? Ders kitaplarıyla mı oluyor? Doğru, etkisi vardır. Ama biz şiddetin rolünü azımsamamalıyız. 1915 diyorsunuz, bence daha da geriye gidebiliriz aslında; bir 1894-96 arası var ki, tekrar düşünülmesi gereken bir dönem ve belki bir başka 1915 var orada. Bu kan banyosundan hiçbir zaman bedel ödemeden çıkmış, her kötülük yapanın yanına kar kalmış bir toplumdan bahsediyoruz. Bir tek bu açıklar demiyorum ama bunu mutlaka iyi görmek gerekiyor.

İkinci bir şey: Bu şiddet, 1915’te olup bitmedi, üzerine katmanlar geldi. 20’lerle birlikte başlayan bir Kürt hikayesi vardır. Bunun doruğa ulaştığı yer ise Dersim’dir. O şiddet devam etti, yeni dalgalarla pekişti. Sonrasında Alevi toplumunun yaşadıklarını ekleyiniz, antikomünist şiddet kampanyalarını ekleyiniz. Katman katman üst üste binen bir hikayeden bahsediyoruz. Sanmayın ki 1915 bitiyor, onun tortusu öylece kalıyor. Sanmayın ki siz Geliyê Zilan bir kere olup bitiyor; onun façası iki tarafta da kalıyor; atanda da, kim o bıçağı yüzüne yediyse de… Kürtler de Kürtlüklerini bu deneyimlerle inşa ettiler. Ama dediğim gibi, tek boyuta indirmemek lazım, çok katmanlı şeyler.

Bir de, işte bu birikimin hepsini, bu çılgınlıklar çağı içinde düşünmek lazım. Global bir çıldırmayı, ama çirkinleşerek çıldırmayı da bunun üzerine koyduğumuz zaman bazı şeyleri anlayabiliriz.

Bir şey daha söyleyeyim: Popülist akıl çok fazla “halkın iradesine” vurgu yapıyor... Halkın fikrinin önemsiz olduğunu iddia etmeyeceğim ama nihayetinde en kritik şeyin kolektif siyasal irade olduğunu saklayan bir yaklaşım bu.

Çayanov denilen meşhur bir Rus var, köylülük çalışmaları yapmış. Şimdi kalmadı köylülük çalışmaları ama Sovyetler, Vietnam, Çin filan varken popüler bir işti bu. Çayanov, 19. yüzyıl Rus köylülüğünü inceliyor. En sonunda diyor ki, “Rus köylülüğü aslında bir sınıf değildir, patates çuvalıdır!” 

Yani biraz şunu da söyleyeyim: Bu kamu görüşünü çok da abartmamak lazım. Şekillenmesi, sandığımız kadar zor bir şey değil. 2006 yılında “En güvendiğiniz kurum hangisidir” diye sorsaydınız, aynı insanlar “Ordu” diyecekti. Aradan on yıl geçiyor, askerler linç ediliyor ortalıkta. “Patates çuvalı” demeyeceğim ama kasıt şu: Belirleyici irade geliştiremez. Ama ne olur? Orada oluşan kültür, orada oluşan akıl, vicdan, manipüle edilebilir. Belli hedeflere yöneltilebilir. Bunu yapan da siyasi otoritedir, kolektif siyasal aktörlüktür.


İktidarın milliyetçi kimliğinin yanında bir de ‘dinci’ kimliği var. Özellikle eğitim, bu eksende çok tartışılıyor ve iktidarın neredeyse yarısını ‘imam hatip’e çevirdiği ortaokullarla yeni bir nesil tesis etmek istediği söyleniyor. Bu ne kadar ciddi bir gündem sizce?

Ufacık bilgimle diyeyim ki size, şuradaki dinciliği orta halli bir İslami alime anlatsanız, kafasını duvardan duvara vurur. Buna bence en başta İslamcılık dememek lazım, burada başka bir film dönüyor. Şöyle ki, yeni bir değerler sistemi, yeni bir toplumsal vicdan yaratma çabası var, o kesin. Yeni bir ahlak sistemi çabası var, bu da kesin. Siyasal retoriğe bakarsanız ama, karışık bir tablo çıkıyor; bir yanda içinde Aydınlıkçılardan motifler var, bir yandan bakıyorsunuz Türkiye tarihinde hiç olmadığı kadar Türkçüyüz, bir bakıyorsunuz söylediklerimizle El Nusra’ya gidip geliyoruz. Peki pozisyonları hangisi? Benim cevabım, hiçbiri. Stratejik pozisyonları ideolojik değil, çok pragmatik. Karşı karşıya kaldıkları duruma göre... Ellerinde eklektik, her telden çalan sınırlı bir kelime dağarcığı var, duruma göre oradan kelime çıkarıp savuruyorlar. Benim bu düşünce tarzını en benzeteceğim üç dünyacılıktır. Sanki üç dünyacılığın yeni bir biçimiyle karşı karşıyayız.


“Üç Dünyacılığın yeni biçimi” derken neyi kast ediyorsunuz?

15 Temmuz’dan sonra oturup düşündüğümde durum en çok bana şunu hatırlatıyordu: Ben soykırım dersleri veriyorum, Amerika’da vermeye başladım ilk bu dersleri. Mesela Almanya’yı düşünün... Eğer siz komünist, sosyalist, homoseksüel erkek, Roman, Yahudi veya engelli değilseniz, sağlamdaydınız. Atıyorum, Namibya’da… İki aşiretten birinden değilseniz aşağı yukarı güvendesiniz. Endonezya mesela yakın zamana kadar çok örnek verildi; komünist ve belli dini gruplardan değilseniz bir şekilde yırtıyordunuz.

Bütün bu örneklere bakıyorum. Mesela en korkunçları nerelerdi? Stalin döneminde Sovyetler Birliği veya Kültür Devrimi sırasında Çin. Eğer siz 1937 yılında Sovyetler Birliği’ndeyseniz, hiç kimsenin güvenlikte olmadığı bir rejimde yaşıyorsunuz. 1960’larda Çin’deyseniz, kime ne olacağının hiçbir garantisi yoktur. Ve sürekli öyle bir hale geliyor ki, her ezen bir süre sonra ezilene dönüşüyor.

Bakın bir şey daha söyleyeceğim... Sovyetler Birliği ve Çin’de şöyle bir hikaye var: Devlet içerisinde, mesela Stalin’in temizliği sırasında, kademen yükseldikçe gümbürtüye gitme ihtimalin daha da artıyor. Bu size bir şey hatırlatıyor mu?

Bence şu anda Türkiye’deki durum en fazla bunlara benzetilebilir. Çünkü en tepedeki kurum, aradaki mekanizmayı ortadan kaldırıp en altla diyalog kurmak istiyor. En altı mobilize edip devletle olan problemini ve güvensizliğini onun üzerinden çözmeye çalışıyor.

Memlekette Kürt zaten standart hedeftir; Kızılbaşlar, komünistler standart hedeftir. Bunlarda aslında şaşırtıcı bir şey yok. İlk defa biz yeni bir şeyle karşı karşıyayız, bunu bence doğru koymak lazım.

Üç dünyacılığa gelince… İlk başta çok temel bir benzerliği, zenofobi. Bir iç ve dış kavramı, “mundarlık” ve “temizlik” yaratıyor. Diğer yandan, aşırıcılıkta ben çok büyük benzerliği olduğunu düşünüyorum. 

Üç dünyacı aklın en tepeye ulaştığı yer, Kamboçya’dır. Bence oradaki ideolojik formasyona bakarsanız, çok benzerlik görebilirsiniz. Mesela kuvvetli bir entelektüel düşmanlığı, zenofobik Batı düşmanlığı, inanılmaz bir yerlilik vurgusu ve çok kuvvetli bir altın çağ fikri… Burada İslamcıların bir çeşit milliyetçileşmesini görüyoruz, orada ise Marksistlerin şoven bir safçılığa dönüşmesini görüyoruz.

Şu anda yazılan hikayenin Türkiye’ye çok büyük bir maliyeti var. Türkiye liyakatsızlaşıyor. Kim gelirse gelsin, karşısındaki en büyük sıkıntı bu olacak. İki bin kişiyi üniversiteden atmak kolaydır, atarsınız; ama onlar orada boşuna durmuyorlar ki, bir şeyler yaptıkları için duruyorlar. 


Kürt düşmanlığının kapsam ve içeriğinde 90’lardan farklı bir boyut var mı? ‘Vahşet’ teşhirinin çok daha yoğun yaşandığı bir dönem oldu bu dönem; bunun toplumsallığa nasıl etkileri oldu? Ya da bu durum ve ortaya çıkardıkları, size toplumsallığın niteliği hakkında bir şeyler söyledi mi? 

Bence devletin Kürt siyasetinde çok temel bir farklılık var. Yeni bir kolonyal yaklaşım var Kürtlere karşı. Mekan ve vücutlar üzerinde yeni bir tasarruf biçimi kuruluyor. Dedim ya, birçok alanda refleksif davranıyorlar ama burada bence öyle değil; çok stratejik davranıyorlar. Bu, sadece devletle ilgili değil, ayrıca Kürtlerin geldiği aşamayla ilgili.

Şu anda bildiğimiz haliyle Kürt kimliğinin oluşumu çok yakındır aslında. Bayağı 60 sonrasını düşününüz, 70’lerin sonundan bu yana düşününüz. Kurmanclıktan Kürtlüğe geçerken, neredeyse hiç kimsenin kendi dilinde kendisine Kürt demediği bir ortamdan “Kurd ve Kurdistan” fikrinin artık neredeyse standartlaştığı bir hale geçiş... Bu, yakın bir hikaye. Ancak Kürtler arasında birlik hiçbir zaman Kürt liderlerin istediği noktaya ulaşmadı. Ta ki Kobanê’ye kadar, 7 Haziran seçimlerine kadar. Bence bu ikisinde de devlet, bir şok yaşadı; devlet aklı orada dondu bence. Devlet aklının çünkü, standart Kürt politikası vardır. Türk devletini demiyorum sadece, gidiniz Kasım da öyledir, Pehlevi de öyledir... Kürt’le uğraşmanın çok basit bir formülü vardır efendim; bir Kürt’le sorununuz varsa, öbür Kürt’le çözersiniz. Kötü Kürt’le sorununuz vardır ama iyi Kürt mutlaka sizinle konuşacaktır, onunla çözersiniz meseleyi. 

Devlet partisinin oy oranı 2009’a kadar Diyarbakır’da yüzde 30-40’lara kadar gidip geliyordu, dikkat ederseniz. Bu parti AKP olur, CHP olur, DYP olur; ama bu devlet partisidir. Şimdiyse görüldü ki, Kürdistan’da devlet kalmadı. Kürtlerin birliği sonunda bir hakikate dönüştü. Bunun hakikate dönüşmesiyle beraber bence yeni dönem gelmeye başladı. O andan sonra Sünnilik üzerinden çözmeye de güvenmediler bence. Kürtlerin aslında Sünniliğini de iptal ettiler. “Ehl-i sünnetin” dışında kategorize edilmeye başlandı Kürtler. Kürtleri IŞİD’e, Nusra’ya, ÖSO’ya karşı direnişinden dolayı onlara kaybettiren bir güç olarak da görmeye başladılar.

Şu andaki yeni kurguda, işin garip tarafı, artık iyi Kürt’ün de pek rolü yok. Kayyum olarak korucubaşını atamıyor, dikkatinizi çekerim. Veyahut da mırmır bir Kürt’ü atamıyor. Yeni bir Kürt partisi kurulacağını filan da düşünmüyorum. Yeni kurguda bence, Kürt’e en az rol verilen bir kolonyal sistem kuruluyor.

Tarihsel benzetmeler yapmaya çekinirim ama… İngilizlerin bir indirekt yönetimi vardır. Mesela Hindistan’ı Hintlilerle yönetirsiniz ama kendi kurgunuz olan Hintlilerle… Türkiye’de bu tam böyle olmadı ama yine de her zaman Kürt’ün payı vardı. Bence şu anda o pay hızlı bir şekilde ortadan kalkıyor. Bunu da zaten herhalde herkes hissediyor.

Dikkat ederseniz, Kürtlere ait hiçbir şeye tahammül etmemek gibi garip bir hale de geldiler. Çocuk televizyonuna bile tahammül edilmiyor işte.


Bu sırada demokratik muhalefetin ve Kürtlerin halini nasıl görüyorsunuz?

Şu sorular var: Millet niye sokağa çıkmıyor? Çok kolay laflar ediliyor. Millet sokağa çıkamaz efendim. Milletin sokağa çıkmasını, milletin ne istediğiyle ölçmeyiniz, milletin olanaklarıyla ölçünüz. İki şeyi ayırt etmeniz lazım: Kuvvet ve kudret. Baştan beri devlet güçsüz derken de kudretsizliği kast ediyorum; yoksa bitme noktasındaki bir devlet bile sandığımızdan çok daha fazla güçlüdür. Veyahut da ona muhalefet edenlerden fiziken defaaten güçlüdür.

Olanakları olmadığında insanlar, harekete geçmezler efendim. İnsanlar harekete geçerler; harekete geçilebilir olduğunu düşündükleri için geçerler. Yani bugün itibarıyla Kürtlerin sokağa çıkmasının bedeli konusunda insanların, umarım bir fikirleri vardır.


Bir de mesele, “şiddet kullanan iki gücün karşılaşması” gibi oldu galiba ve halkta özneleşebileceğine dair inanç zayıfladı... 

Her topluluğu bastırabilirsiniz böyle. Ama Kuzey Kore olur mu burası? Olmaz, bunu yapamayacağınız kadar köklü bir muhalefet ve en önemlisi Kürt Hareketi var. Siz bastırdıkça orada bir tepki birikiyor. Herkes bunun farkında. Hınç biriktiriyorsunuz orada. Bu hınç, yolunu bulmaya çalıştığı zaman, o anda ayakta kalmış, duyulan ses hangisiyse o yönde patlayacak. O yüzden zaten HDP’yi tümden yok etmeye çalışıyorlar. Bastırabilirsiniz, şu anda olanaksız bırakmış da görünebilirsiniz ama hiçbir devlet gücü mükemmel değildir. Ayrıca o patlamanın şiddetini hiçbirimiz tahmin bile edemeyebiliriz. Devlet, kudretsizleştikçe kuvvete yükleniyor ve kuvvetinizi ifşa ettiğiniz şiddet anı kadar nereye gideceği belli olmayan bir an yoktur. Türkiye’nin pusulasızlığının bir sebebi de bu; çünkü çıplak zor marifetiyle yürüyen bir dönemdeyiz.


Bazıları da bu şiddetin bilinçli tercih edildiğini, halkın “şok edilerek” hareketsiz bırakılmak istendiğini söylüyor. Mesela en son Foti Benlisoy, bu içerikte bir yazı yazmıştı...

Hiç katılmadım ona. İlk başta burada kuvvetli ama kudretsiz bir devlet var karşımızda. Öyle devasa planlar, projelerle hareket eden bir yapı yok. Şu anki rejim daha öncekilerin yapma marifeti olmayan hiçbir şey yapmıyor. Bu devlet ama hep kuvvetteydi. Çünkü en az 150 yıllık güvenlik konsepti ve bürokrasisi kurulmuş, bir de maaş verdiniz mi insanlara, yaparsınız, burada bir şey yok. Ama dediğim gibi bunun bir maliyeti var, o maliyet de biriktirdiğiniz hınç.


Peki bu giderek yükselen, vahşileşen şiddet dalgasını nasıl açıklayabiliriz?

Çirkin bir çılgınlık var yeryüzünde. Trump’tan tutun Türkiye’de olup bitene, oradan IŞİD’e kadar düşünün; korkunç bir şey... Fanatizmin geldiği yer, “Yok artık” dediğiniz nokta. Bunu bana biri 90’larda söyleseydi, inanmazdım herhalde. Şehirlerin nasıl tahrip edildiğini, insan bedenlerinin nasıl kullanıldığını… Kötülüğün hayal gücü, belki tarih boyunca nadiren buraya gelmiştir. 

Bununla mücadele edecek bir çılgınlığı ise muhalefet, Rojava hariç hiçbir yerde geliştirmeyi beceremedi. Onun karşısında normalliği savunmak gibi bir garipliğe başladı. Bu durum, muhalefeti daha da muhafazakar hale getiriyor. Laikliği savunmaya başlıyorsunuz mesela. Bir karşı-çılgınlık projesi geliştiremez hale geliyorsunuz. Ve ister istemez, çıldıramamaktan dolayı ancak garip bir eski rejim bekçisine dönüşüyorsunuz. 

Amerikan solunu düşünün şu an. Türkiye’de de önceki ırkçılık bile aranır hale gelecek; nasıl dünkü faşizm aranıyorsa. Burada bir çıldıramamak hali var, karşı-çılgınlık projesinin olmaması var. Türkiye’de biraz entelektüel kesimler kendi kendilerini iradesizleştirdiler. Hep başkalarına devretme hali vardı. 90’lar boyunca biz, “Avrupa Birliği gelecek, sorunlar bitecek” diye bekledik. Sonra AKP geldi, bir kesim AKP’nin Ordu’yu halledeceğini düşündü. “Bizim zaten yapmamız gereken bir şey yok” derken, her şey kötüye gitti. Bir yandan özgüven de gitti.

Bir problem daha var: Şu andaki muhalefetin sınıf tabanı sorunu var. Orta sınıfa dayanarak, var olan bir rejimi stabilleştirebilirsiniz ama radikalleşmiş bir rejimi orta sınıfa dayanarak yıkamazsınız.


Ama bir yandan Türkiye’nin batısında en yoksulların çoğu AKP’ye oy vermeyi sürdürüyor... Üstelik muhalefet AKP’nin ülkeyi yoksullaştırdığını da sürekli söylerken. Bu nasıl olabiliyor halen?

Gramsci, Frankfurt Okulu, hep bunlara kafa yormuşlar işte. 

Bizde yaygın bir önkabul vardır: Halkı bilinçlendiriyorsun, sorun çözülüyor… Böyle bir pozitivist siyasetin iflası çok açık artık, bunu konuşmamıza bile gerek yok. Bir tür teolojik, indirgemeci akıl vardı. Siyaset demek ki daha kültürel, daha sembolik, daha duygulanımsal boyutları olan bir şey. Bunu önce bir söyleyelim. Bunu anlamadığınız zaman, kültürel kodlar üzerinden mücadele edemediğiniz zaman, vicdanın nasıl olması gerektiği üzerinden tasarlamıyorsanız, ben çok daha geriye gittiğimizi düşünüyorum.

Ermeni Soykırımı’nı düşünün mesela. Bu konuyu çalışmaya başladığımızda birçok kişi Ermenilerin bu topraklarda yaşadığından bile bihaberdi. Aydınlı biriyle mesela konuşsan, “Yahu Ermeni nereden çıktı? Demek ki bunların bize garezi var, bizimle uğraşıyorlar” diyebilirdi. Tartışmaların yaygınlaşması ve özellikle de iletişim teknolojilerinin gelişmesiyle başka bir durum oluştu. Bugün o kötülüğü herkes biliyor. Bunu gören kişi, “Yaptık, yine yaparız, bu kez daha kötüsünü yaparız” diyebiliyor. Burada oturup ince ince düşünmek lazım.


Hangi fikir, ifade biçimi, eylem meşru, hangisi meşru değil; bunu da iktidar belirliyor bir yandan. Tüm bu durum içinde, nasıl baş edilebilir bunlarla?

Kendilerini seçimle iktidara gelmiş bir hükümet olarak görmüyorlar artık; 15 Temmuz itibarıyla devrimle işbaşına gelmiş bir hükümet olarak görüyorlar. Dolayısıyla aslında senin benim neyi meşrulaştırdığımızdan çok bu tavrın neleri meşrulaştırabileceğini görmek gerekiyor. Tersten neleri gayrimeşrulaştırdıklarına bakarak da neyi meşrulaştırdıklarını görmek mümkün. 

Toplumda yasal olarak faaliyet gösteren muhalif kurum neredeyse kalmadı; çocuk derneği, yardım derneği bile kalmadı. Kürt Hareketi’ne yakın olmayan birçok Kürt derneğini bile kapattılar. Tabii bu cüretkar saldırıyı görüp, işlerin bir tek muhalefet için kötüye gittiğini düşünmemek gerek. Devletin tepesinde bir rahatlık olsa, muhtemelen daha farklı, daha az çıplak şiddet ‘show’larına şahit olacağız. Yani burada şöyle tuhaf bir durum var, devletin tepesi ne kadar güvensiz hissediyorsa, kendi içerisinde ne kadar kavgalıysa, muhaliflere karşı o denli saldırganlaşıyor. Bir de buradan şöyle bir tahminde bulunayım, devlet içerisinde girişecekleri yeni büyük bir operasyon, muhalefete çok daha şiddetli bir saldırı olarak dönecektir, hem Türkiye sınırları içerisinde hem de çevresinde.  

Ayrıca, şu çok kesin: Korkuyorsa insanlar, özellikle de korktuklarının başlarına gelmemesi için ses çıkarmaları lazım. Ses çıkarmanın nasıl olacağını da herkes kendi konumuna göre bilecektir. Kimsenin diğerine “Hemşehrim sen niye o sesi çıkarıyorsun” deme lüksü de yok artık.


2075

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA