Aydın: Cumhuriyet tüm bilinçaltını kusuyor

Bunların nazarında bizler 'terörist' ya da 'terör yanlısıyız'. Terörist sözcüğü, çağımızda bir insanı insan dışı bir varlık olarak işaretleme anlamını taşıyor. 'Ona her şey yapılabilir' anlamına geliyor bu. İşte Kevser Eltürk'ün ve Hacı Lokman Birlik'in cenazelerine yapılanları hepimiz gördük.

09 Şubat 2016 Salı | Dizi

“Barış İçin Akademisyenler” adıyla bir araya gelen 1128 akademisyenden biri olan Adıyaman Üniversitesi’nden Dr. Abdurrahman Aydın, bir “dehümanizasyonla” (insandışılaştırma) karşı karşıya olduğumuzu belirtti ve ekledi: “Cumhuriyetin bütün bilinçaltını kustuğu bir dönemden geçiyoruz. Bakmayın siz bunca tantanaya, cumhuriyet elitleri, bu İslamcıların alter egosudur hala.”

Akademinin, “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisi ardından girdiği savunma pozisyonunu da eleştiren Aydın, şöyle devam etti: “Meşruiyeti olmayan bir şey mi söylenmiş ki çoktan askıya alınmış bir hukuktan meşruiyet aramaya koyulalım? Taybet Ana’nın, Lokman Birlik’in, buzdolabında bekletilmiş çocukların ruhu yapışır yakamıza. Askıya alınmış bir hukuk, bir güvenlik rejimi, sürekli bir olağanüstü hal demektir. Bunun sonucu da ‘güvenlik gerekçesiyle’ her birimize her şeyin yapılabilir olmasıdır. Klasik devletlerin döneminden çıkıyoruz artık ya da çoktan çıktık.”

Abdurrahman Aydın’la hem “Barış İçin Akademisyenler”e yönelik soruşturma sürecini hem de memleketin halini konuştuk.


“Barış İçin Herkes”e dönüşen bir hareketin fitilini akademisyenler ateşledi. Bu durum akademinin ve akademisyenin saygınlığından mı kaynaklanıyor, yoksa herkes böyle bir şeyi bir diğerinden beklediği için mi böyle bir sürece girdik?

Kürt Hareketi’ni bir kenara ayırırsak, Türkiye’deki muhalif kesimlerin eylem repertuvarı bir hayli daralmış durumdaydı. Özellikle 2 Haziran seçimlerinden sonraki süreç, büyük oranda bir erken seçim stratejisi olarak okunmuştu; fakat 2 Kasım’la birlikte ve sonrasında, yaz boyu olan bitenin salt bir erken seçim başarısını hedeflemediğini, erken seçim başarısını da içeren daha geniş bir savaş ve güvenlik konseptinin söz konusu olduğunu gördük. Suruç, Diyarbakır ve Ankara bombalamaları salt seçim yönelimli değildi; “harcanabilir” birilerini harcayarak seçmen konsolidasyonu hedeflenmiyordu yalnızca; ayrıca olası bir savaş karşıtı muhalefet de henüz ortaya çıkmadan ortadan kaldırılmış oluyordu. Meşruiyeti tartışmalı olmakla birlikte Türkiye’de hiçbir iktidar boşluğunun ortaya çıkmamış olması ve seçimden sonra aynı konseptin sürdürülmesi de bunu doğruluyor. Her yandan sürekli bir basınç hali içerisindeyken, akademisyenlerin bu çıkışının bunca daralmış eylem alanında yaratıcı bir hamle olduğu kanısındayım.


Siz de “Barış İçin Akademisyenler”in imzacılarındansınız ve yakın zamanda “terör örgütünün propagandasını yapmak” suçlamasıyla hakkınızda açılan soruşturma için ifade vermeye gittiniz. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Bununla ilgili olarak, sanıyorum söylenebilecek en doğru şeyi, arkadaşım da olan ve arkadaşım olduğu için bir kere daha büyük onur duyduğum Ersin Vedat Elgür, DİHA’ya verdiği bir röportajda söyledi: “İmza atan tüm akademisyenler özür dileyip imzalarını geri çekseler dahi ok yaydan bir kere çıkmıştır. Dolayısıyla özür talebi sadece ve sadece siyasal bir diz çöktürme manevrası, politik iktidarın galibiyet arzusunun gürültüsüdür.” Fakat durum artık biraz Galileo’nun, “Ben dönüyor desem de dönüyor, dönmüyor desem de dönüyor”  durumuna döndü. İnsanların doğrudan hukukun konusu haline getirilmeleri, bizatihi hukukun bir tehdide dönüştürülmesi bu topraklarda pek de yabancısı olduğumuz şeyler değil. İfade, dava, soruşturma... Bütün bunlar, kısacık fakat son derece güçlü bir eleştirinin kriminalize edilmesinden başka bir anlam taşımıyor.


Başlatılan soruşturmanın sonucuna dair bir fikriniz var mı? Sizce bu geçici bir süreç mi?

Mevcut durumda soruşturmanın sonucunun ne olabileceğine ilişkin ne söylense kehanet değeri taşıyacaktır. Fakat soruşturmayı da içeren daha geniş süreci düşünürsek, kendi adıma karamsarım. Şu bakımdan karamsarım ki bizzat akademiden çıkan sesler bile meseleyi ifade özgürlüğü, akademinin özerkliği çerçevesinden seslendirmeye eğilim gösteriyorlar. Meşruiyeti olmayan bir şey mi söylenmiş ki çoktan askıya alınmış bir hukuktan meşruiyet aramaya koyulalım? Taybet Ana’nın, Lokman Birlik’in, buzdolabında bekletilmiş çocukların ruhu yapışır yakamıza. Askıya alınmış bir hukuk, bir güvenlik rejimi, sürekli bir olağanüstü hal demektir. Bunun sonucu da ‘güvenlik gerekçesiyle’ her birimize her şeyin yapılabilir olmasıdır. Klasik devletlerin döneminden çıkıyoruz artık ya da çoktan çıktık. Karamsarlığımın asıl sebebi de bu.


Akademisyenlere yönelik baskılar devam ediyor, her geçen gün yeni bir soruşturma veya işine son verilme haberi okuyoruz. Bu, insanları sindirmeye yönelik mi? Bir anda imzacı tüm akademisyenlere soruşturma açılmıyor çünkü. Her gün başka bir üniversiteden, başka bir hocanın haberini alıyoruz...

Elbette sindirmeye dönük bir tarafı var; fakat bana kalırsa, asli olarak insanları kendi bireysel hikayelerine, kendi kişisel eposlarına sıkıştırmaya çalışıyorlar. Böylelikle imzacı akademisyenleri, son kertede paranın mantığının tesis ettiği bir kişisel gündeme sıkıştırıp, onların her birinden birer mazlum ve mağdur inşa etme amacını güdüyorlar. Çünkü burada asıl ürkütücü olan, insanların her şeye rağmen özneleşmeyi başarmış olmalarıdır. Fakat kendi kişisel gündemine sıkışarak, kendisini bir mağduriyet anlatısı içerisinden anlamlandıran kimse, bu özneliği de paranteze almış olacak, siyasal eleştirisini değil, bir mağduriyeti konuşmaya başlayacaktır.


Soruşturma aşaması hakkında ne düşünüyorsunuz? Örneğin İstanbul Üniversitesi’ndeki soruşturmalara “yazılı“ olunması koşulu getirilmiş.

Eğer hukukun diliyle konuşacak olursak, sözlü soruşturma diye bir şey zaten doğru değil. Engizisyon mahkemelerindeki durumu hatırlatıyor biraz, sözlü soruşturma denilen şey. Mantık oyunlarıyla, ustalıklı söz sanatlarıyla, sanığın kimi öncüllerini kendi mantıksal sınırlarına doğru taşımak ve örneğin son derece inançlı birine, kimi öncüllerinin mantıksal sonuçlarını göstererek tanrıtanımaz olduğunu söyletmek... Elbette söz sanatlarında bu kadar ustalıklı kimselerle karşı karşıya değiliz bugün. Mantık bile bilmezler. İdari soruşturmaların kimilerinin sözlü olması, soruşturmacıların cehaletinden kaynaklanıyor. Fakat sözlü soruşturmada özellikle tahrik etme, sonradan aleyhte delil oluşturacak şeyler söyletmeye çalışma olacaktır.


Batı’daki toplumsal durumu nasıl görüyorsunuz? Akademisyenlerle başlayan süreç umut verici mi?

İnanın Batı’ya çok çeviremiyorum bakışlarımı. Çevirdiğimde de toplumdan ziyade devletin çehresini görmek için yapıyorum bunu.


Gezi’de ayağa kalkanlar bugün neden evine kapandı? Korkuyorlar mı, başka dinamikler mi var?

İzin verirseniz, önce, Gezi olayından ziyade olayın kendisiyle beraber sürüklenen ve sonrasında da zaman zaman beliren bir dilden söz etmek isterim. Azımsanmayacak sayıda insan, siz de biliyorsunuz, “Kürtler nerede?” diye sordu; elbette bir soruyu değil bir yargıyı ortaya koyan bir şey söz konusuydu burada. Bunun kendisini tartışmak için değil, daha ziyade bu dilin içine yerleştiği uzamı, söylemi görünürlüğe kavuşturmak için... 

Bu dil, barış sürecinde başka aktörlerin ağzından “Bu bir Yavuz Selim-İdris-i Bitlisî anlaşmasıdır” biçiminde dışavurmuştu kendisini. Ya da 6 Aralık 2013’te Hakkâri’deki bir gösteri sırasında, amca-yeğen olan Veysel İşbilir ile Reşit İşbilir öldürüldüğünde, KCK bunu bir katliam olarak tanımlamaktan imtina edince, bu defa aynı söylem, tabi yine başka aktörlerin ağzından, “Katliama katliam demiyorlar; emperyalizmin hizmetçileri değilse nedir bunlar?” biçiminde açığa çıkmıştı. Halbuki o olaya katliam denmesi durumunda, bir sonraki söz de “Hesabını soracağız” olmak zorundadır. 

Örnekler elbette çoğaltılabilir. İnsanın, “Yahu bu Kürtler her şeye dert olacak kadar kudretli, ama bir tek kendilerini kurtaramıyorlar” diyesi geliyor. Her kesimin istediği bir şeyler var, fakat Kürtler ne yapıp edip engel oluyor buna. Yani Kürtler, toplumun kendileri dışındaki her kesimi ile bu kesimlerin arzuları arasındaki bir set gibi... “Kürtler sokağa inseydi devrim olurdu” diyenleri dahi duydum. Üstelik nispeten aklıselim kimseler bunlar. Herkesin zevk hırsızı Kürtler! 

Kim neyi arzuluyorsa, önündeki engel yine Kürtler. E bu da, açık ya da sinsi, ırkçılıktan başka bir anlam taşımıyor. Çünkü arzularımla arama giren bir figür olarak öteki figürü, açıkça bir fantezim tarafından üretilmiş bir figürdür. Fakat burada, fantezinin kendi arzularımın ikame doyumlarını üreten bir şey değil de ötekinin arzusunun ne olduğuna ilişkin bir yargılar toplamı olduğunu belirtmeliyim. Öteki hakkındaki cehaletin üzerini örten bir perde olarak, fakat daha da önemlisi, bir simgesel sistemdeki temel tutarsızlığı gizleyen bir maske olarak işlev görür fantezi ve daima öteki hakkındadır, ötekinin arzusu hakkındadır. Ötekinin daima bir gizli gündeminin olduğunu varsayar ve kendisine de bir hafiye misyonu biçerek, ötekinin bu gizli gündemini çözen ‘akıl’ olarak kendisini öne sürer. Bu gizli gündemi deşifre ve teşhir etmektedir kendisine göre. Irkçı özne tam bir fantezi figürüdür; fantezisiyle özne olur ya da fantezisinin öznesidir. Bu nedenle onu nesnel gerçeklikle ilişki içerisine sokmanın imkanı yoktur. Hani imkan olsa da böyle bir gizli halenin koruyuculuğu altında, götürüp Sûr sokaklarında dolaştırsanız, yine de “Ya benim odunum” diyeceklerdir.

Gezi de biraz böyle değil miydi tersinden? Şunu söylemek istiyorum: Herkesin kendi Kürt’ünün oluşuna benzer bir biçimde, ama tersinden: Herkesin kendi Gezi’si vardı sanki. Ve herkes kendi Gezi’sini saklayıp büyütecek içerisinde. Bunu retorik olsun diye söylemiyorum. Biraz Michael Hardt’ı izleyerek, bu türlü toplumsal olayların, toplumun bünyesine nüfuz ettiği fakat etkilerini ilerleyen yıllarda göstereceği kanısındayım. Bu bakımdan Gezi’nin öznesinin kaybolduğunu değil de kuluçkaya yattığını düşünüyorum. 

Her olay kendi öznesini çağırır. Gezi’nin öznesinin peşine düşmek, bir hayaletin peşine düşmek gibi olur kanımca. Bu nedenle soruyu kaydırmamız gerekiyor bana kalırsa. “Gezi’dekiler nerede?” biçiminde bir sorudan ziyade, “Mevcut yeni (!) siyasal-toplumsal olay neden ülkenin batısında bir özneyi çağıramıyor?” biçiminde bir soru daha yol gösterici olur sanki. Çünkü soruyu böyle sormak, meselenin asli sorumlusunu ortaya koyma imkanı veriyor. Böylelikle de mevcut iktidarın 7 Haziran sonrası izlediği temel stratejiye odaklanma imkanı doğuyor. Bu stratejinin iki, hatta üç temel ekseni var. Elbette ilk olarak bir seçim stratejisi. İkinci olarak, seçimden tek başına hükümet olarak çıkılması olasılığına yatırım yapan bir eksen söz konusu. Edward Said’in bir ifadesiyle ‘harcanabilir’ olanları harcamaktan çekinmeyeceğini ortaya koyan bir eksen bu, ki hepimizi dehşete düşüren bu oldu. Potansiyel olarak harcanabilir olmak başka bir şey, reel düzeyde harcanmak başka. Bombalı saldırılar ve bunların ürettiği dehşet, 2 Kasım seçimlerinden sonra, muhtemel bir savaş karşıtı muhalefeti henüz güçlenmeden ve kendi dilini oluşturmadan bloke etme amacını da güdüyordu ve bu hususta başarıya ulaştılar. Üçüncü olarak da bir iktidarın kendi halkına savaş açmaktan çekinmeyeceğini gösteriyordu. Bu savaşın batı cephesini şimdilik kaybettiğimizi düşünmeyi tercih ederim. Yoksa doğrusu Gezi’den bağımsız olarak biliyoruz ki yalnızca Kadıköy’de bile savaşa hayır diyecek en az yüz bin insan ikamet ediyordur.


Okuldan uzaklaştırılan meslektaşlarınızla ilgili ne düşünüyorsunuz? Aynı durum sizin başınıza gelse ne yapardınız?

Doğrusu işin bu boyutunu düşünmemeyi tercih ediyorum; çünkü insanı ya da en azından beni kinikleştiren bir tarafı var bunları düşünmenin. Bunun yerine uzaklaştırmanın, işine son verme tehdidinin anlamı üzerine düşünmek gerekiyor bana kalırsa. 

Bu tür şeyleri hiçbir suçluluk duymadan yapabilmek için iki şey gerekiyor. 

İlki, bunu yapacağınız insanları dehümanize etmekten geçiyor ki bunların da nazarında bizler ‘terörist’ ya da ‘terör yanlısıyız’. Terörist sözcüğü, çağımızda bir insanı insan dışı bir varlık olarak işaretleme anlamını taşıyor. “Ona her şey yapılabilir” anlamına geliyor bu. İşte Kevser Eltürk’ün ve Hacı Lokman Birlik’in cenazelerine yapılanları hepimiz gördük. 

İkincisi de normal zamanlarda yapılmasına izin verilmeyecek şeylerin yapılmasına imkan tanıyan istisna dönemlerinin ve mekanlarının ortaya çıkması... Kötü bir benzetmeyle, cumhuriyetin bütün bilinçaltını kustuğu bir dönemden geçiyoruz. Bakmayın siz bunca tantanaya, cumhuriyet elitleri, bu İslamcıların alter egosudur hala. 


NE OLMUŞTU?

Farklı üniversitelerden 1128 akademisyen, “Barış İçin Akademisyenler” adıyla, 11 Ocak 2016 tarihinde Türkçe ve Kürtçe bir imza metnini kamuoyuyla paylaştı. Metin, “Bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak bu suça ortak olmayacağız!” cümlesiyle başlıyor ve şu paragrafla bitiyordu: “Devletin vatandaşlarına uyguladığı şiddete hemen şimdi son vermesini talep ediyor, bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak sessiz kalıp bu katliamın suç ortağı olmayacağımızı beyan ediyor, bu talebimiz yerine gelene kadar siyasi partiler, meclis ve uluslararası kamuoyu nezdinde temaslarımızı durmaksızın sürdüreceğimizi taahhüt ediyoruz.”

Metnin yayınlanması ardından linç dalgası da başladı. Yandaş medyayla başlayan “dehümanizasyon” ve itibarsızlaştırma kampanyası, başbakan ve cumhurbaşkanının açıklamalarıyla devam etti. Cumhurbaşkanı, “Profesör, doçent bilmem ne olması kimseyi aydın yapmaz. Bunlar kapkaranlık insanlardır” bile dedi!

Cumhurbaşkanı’nın “örtülü talimatı”, üniversiteler ve YÖK nezdinde de hemen karşılık buldu. Akademisyenler gözaltına alındı; üniversiteler soruşturma komisyonları kurdu. Fakat bu sırada kamuoyunda da destek giderek büyümeye başladı.

Akademisyenler, 1128 imzayla başlattıkları kampanyayı, 20 Ocak 2016’da, 2212 imzayla sona erdirdi ve imzaları TBMM’ye iletti.

Soruşturma, yargılama süreçleriyse hala devam ediyor.


Abdurrahman Aydın kimdir?

Adıyaman Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde araştırma görevlisi olan Dr. Abdurrahman Aydın, “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisinin de ilk imzacılarından biriydi. Aydın, imzasından dolayı hem üniversitede soruşturmaya maruz kaldı hem de Adıyaman Cumhuriyet Başsavcılığı’na ifade verdi.

Makaleleri Birikim dergisi, Birgün gazetesi gibi birçok yayında yayımlanan Aydın, ayrıca Ayrıntı Dergi’nin de Yayın Kurulu üyesi.



TUĞÇE YILMAZ/
İSTANBUL


4207

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA