Kürdün ülkesizlik hikayeleri

Müslüm Aslan, iki şiir kitabının ardından ‘Nehirler Zindanlara Dökülür’ adıyla bir deneme kitabına imza attı. Denemeleri de şiir tadında.

28 Mayıs 2013 Salı | Kültür-Sanat

Müslüm Aslan ya da okuyucuların en çok tanıdığı ismiyle Fırat Penaber. Mêrdîn’in Nisêbîn ilçesinde dünyaya gelen yazar, Ayna ve Ru şiir kitaplarından sonra şimdi de ‘Nehirler Zindanlara Dökülür’ adlı şiir tadındaki deneme kitabıyla okuyucuların karşısına çıkıyor. Aslan, aynı zamanda çok yönlü bir kişiliğe sahip; şarkı sözü ve klip senaryoları da yazıyor, müzikle de ilgileniyor. Yürüttüğü siyasal çalışmalardan sonra uzun yıllar cezaevinde tutuldu. Kitabın her paragrafında yaşanmışlıklara dokunacaksınız. Özgürlüğe olan aşkını, bu uğurda çektiği acıları, zindanı, işkenceyi ve yitirdiklerinin izlerini iliklerde hissettirecek her cümlesi… Şiir tadındaki yazılarına sıkı sıkıya tutunan Müslüm Aslan ile kitabını konuştuk.


İki şiir kitabının ardından okurların karşısına bir deneme kitabıyla çıktınız…

Şiir, şairi yorar, şair de dizeleri. Bir tatlı yorgunluk ardı doğar her şey. Ve zaman zaman ikisi de birbirinden kaçar, yüreklerine sığınırlar saklayarak kendi dünyalarını, başka sınırlara vararak. Bu yorgunluk ardı şiirle şair arasındaki saklambaçtır. Bu şiirle şairin arasında kısa süreli küskünlüktür. Benim tatlı yorgunluk dediğime bakmayın, şairde doğumlar diş söktürmekten beterdir çoğu zaman. Denemelerimin nüveleri o küskünlük dönemlerine aittir. Ve cezaevi mektuplarına dayanıyor. Denemelerim bir gırgır şamata bir inattır aslında. Her cezaevinde bir mektup okuma komisyonu var ve ben mektup okuma komisyonlarının o mektupları karalamalarını atlatmak için satırlar biledim. Hani çok sevdiğiniz, çok tanıdığınız bir arkadaşınız vardır ya, gözlerinize bakar sözlerinizin azına bakar çok anlar misali. Düz yazı yazmayı bilmediğimden kağıda akan uzun soluklu adımlar atan şiirsel mektuplar gönderdim. Anlatmak ile anlatmamak arasına sıkışan şiirden seken satırlardan oluşan, hızını alamayan mektupların eseridir bu denemeler. Hepsini sonra bir araya getirmek beni sevindirdi, üşüyen satırları sıcak bir çatı altında toplamak gibi mutlu eden bir düşünce, his.

Kitabınız kaç yıllık bir birikimin eseridir?

Çoğu zaman ben konuşurken bana Amedli misin derler. Biraz derim. Hani yalan değil. Doğum günümde yakalanmıştım 17 yaşımda ve beş yıl orada Amedli arkadaşların çoğunluklu olduğu bir ortamda şekillendim. Şekillenişimin kökeni orasıdır. Bütün satırlarım köklerini zindandan alır. Çalışma 13 yıllık bir zamandan arta kalanlardır. Dağınık ve değişik mekanlardan bir araya gelerek oluşturlar. Hepsinin konusu da aynıdır.

Kitapta 42 deneme var. “Bütün nehirler zindanlara dökülür’’ adlı denemeniz aynı zamanda kitabınızın ismi…

İsim konusunda epey bocaladım. Defalarca değişik isimler verdim. Bazen bir mektup yazmaya çalışırsın istediğin akmaz beyazına kağıdın. Silersin ya da karalar yırtarsın, atarsın.
Bu anlaşılmayan sözcük nehrinin aktığı ilk yer zindandı. İki kişiye söylenen bu satırların aslında iki kişinin dünyasına benzeyen bir halk dünyasına aitti. Zindanlardaki arkadaşlarımın göğsüne taktığım umuttu bir bakıma bu kitap.
Yıllar oldu onları görmeyeli ve bir temenniydi 2013’te onlara kavuşma temennisi. Düşünün 22 yıldır ağabeyimi ve Avni Uçar’ı göremiyorum. Nehirlerim zindanlara dökülürken bir temenni idi, oradan gelen satırlar oraya giderken duvarları yerle bir etsin diye. Zindandan çıkarken on gözlü köprüden çiçekleri savururken sulara, zindanda arkamda bıraktıklarıma gül atarken onlara ulaşır inancım gibi.

Kitabınızda ‘Bir delinin günlüğünden anekdotlar’ diye uzun ve tarihli bir bölüm var. Bunlar nasıl ruh haliyle yazıldı?

Kürdün ülkesi elinden alınmıştır. Bu kavga, ülkem, değerlerim ve kimliğimle vardır demenin kavgası Bu kavga bizi tanımsız serüvenlere sürükledi. Öyle ki sayısız hikayeler yaşadık iç içe. Kürdün ülkesizlik hikayesinde hep kaçış, firar, dövüş vardır. Dağ, zindan ve sonra firar bir ben…
İçeriden çıktıktan sonra firardım askerden dolayı. Ve İstanbul’un o anlaşılmaz kalabalığında bir tavan arasında o uzun kış gecelerinde, bu yeni hayatta bocalarken, savrulurken o kalabalıklarda… Tavan arasına çömelerek karşıma ve o anekdotlar yalnızlıkla atışmalarımızdır. Bir sesleniştir onun sessizliğinden sese. O sesten açlık grevlerinde direnen dostlarıma, ağabeylerime. Biliyorum İstanbul duymadı beni, kalabalık anlamadı beni ve yalnızlık benden önce uykuya dalardı o tavan arası yerde ama içeridekiler ve dağ duyardı beni.

Deneme yazıları şiir dünyanızın neresindedir?

Şiir bende bir devrik konuşma biçimi oluşturmuştu ruhuma sinerken. Öyle ki konuşmam da aynı şekilde. Ben düz yazı yazmasını bilmem. Öyle ki Nehirler zindanlara dökülür kitabını okuyan bir okur bana şunu demiştir ‘neden bu şiirleri düz yazı şeklinde basmışlar?’
Cezaevi mektup okuma komisyonundan satırları görünmezliğe büründürüp kendiliğinden oluşurken bu ezopvari tarz. Aynı şekilde şiirden kaçmak isteyişin ürünüdür denemeler, kaçmayı beceremeden. Ki şiirden yıkanan bu satırlarda peşrev yine şiirdir soluklanma mekanları. Şiir hem yazının dokusunda hem yorulurken her satırı kucaklayandır. Ve anladım ki satırlarım şiirsiz yönünü bulamıyor.

Eserlerinizi okurken dağları, özlemi, sevdayı, özgürlüğü, tutsaklığı, iliklerine kadar hissedip yaşayabiliyor insan...

Ben özlemle yazdım her şeyi. Hep ardımda bıraktıklarıma ve yaşamak istediklerime içten içe kaynarken. Yaşadıklarım hep yarımdı, eksik, buruk. Hayat felsefemde hep iyiyi görmek isterken acı olan kıyısına yanaşırdı içimin. Benim gördüğüm dağdı, aşktı, tutkuydu ve bu ülke uğruna gülümsemelerine tutunurken geceyi gece olmaktan çıkarıp hayatı en çekilmezliğiyle sevdirenlerdi. Her hallerine doyamadıklarımız, erken yitirdiklerimiz. Onları anmak, yaşadıklarına dalmak yazma vesilesiydi. Hani bir şey vardır çok dokunur, insanda aha dönüşür, hüzünlendirir, kekeme bırakır duyguda. Onları anmak ve dile getirmek ya da onlarla yaşananlara koşmak bir satırda, yeniden yaşamaya kalkışmak kandırarak kendini. El kalem tutuyorsa ya da kalp çığlık çığlığa bir şarkıya koşuyorsa yazılacak her şey, söylenen her şey onların rengidir ve onların rengi hissedilir, hissettirir. Onları yazmak onlara aitlik memnuniyetidir. Bu bir huzur veriyor övünç. Ve sonra kendimi şanslı hissediyorum bir o kadarda.



YAŞAR AKSU-BENGÜL YAĞIBASAN


2198

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA