25 Mayis 2009
|
| Şimdi egemen medyaya kulak veren kimileri gibi eğer siz de çocukların birilerince yönlendirilerek sokağa dökülüp protesto gösterilerine katılım gösterdiğini, taş attığını ya da slogan attığını sanıyorsanız yanarım aklınıza…
|
|
Neden mi, paylaşayım. Bizim buralarda yani taşın kıymeti iyi bilinen diyarlarda bazalt şehrin esmer ve taşçı çocukları emin olun taşa ihanet etmezler. Bilirler taşın kıymetini. Taşı da nakşı da geleceğe bırakmakta mahirdirler çağlar boyu. 1975’te Alpaslan Türkeş “Küçük Moskova’ya” seferim olacak diyerekten Diyarbekir’e gelmeye yeltenmişti de sonuçlarına katlanmıştı. Otuz dört sene evvel yine çocuklar tarih yazmıştı. O yıllarda henüz kâğıt mendil satıcılığı zuhur etmemişti. Yani “sel-pak’çı” çocuklar henüz dünya yüzüne çıkmamıştı. Diyarbekir çocukları sigara kâğıdı, çakmaklara benzin ve taş, ava cemidî satıyorlardı. Bir de yeni çıkan bir sakız türü artık şehrin Kenger Sakızı’nın piyasasını kapmaya adaydı. Bilimum çocuklar “Çivril Sakızı” satıyorlardı.
İşte en büyük muhalefeti o 1975 senesinin yaz gününde “Türkeş Hazretleri”ne karşı Çivril Sakızı satan çocuklar yaptı. O yıl bu yıldır adları “Çivrilci Çocukların Eylemi” olarak kaldı. Unutmuştum. Taş atan çocukları ve yargılanmaları sürecini izlemeye çalışırken nereden aklıma takıldıysa Çivril’ci çocukları anımsadım. Çivril sakızı satarken politika ile tanışan çocukların yıllar sonra büyüyünce taş atan evlatlarını düşünedurdum… Sonra yine o yıllarda 1977 yerel seçimlerinde Diyarbakır Belediye Başkanlığına Bağımsız Aday olarak katılıp seçilen Mehdi Zana’yı düşündüm. Bir görüşmemizde “Bir arkadaşımın evindeydik, beni çağırdılar. Bağlar Fatih Caddesi’ne geldik. Seçime de bir hafta var. Bütün siyasi partiler arabalar tutmuş ve şehirde gövde gösterisi yapıyorlar. Her bir parti 100-150 arabalık konvoyla korna çalarak gürültü yapıyorlar. Benimkisi yok! Bağlar çocukları bir araya geliyorlar. ‘Ulan, bütün partiler geçti. Mehdi Zana’nınki nerede!’ diye birbirlerine soruyorlar. Biri diğerlerine diyor ki; ‘Mehdi Zana’nın arabası yok. Parası da yok. O halk çocuğudur. Ne yapalım!’ Bir diğeri de; ‘Nasıl ne yapabiliriz; hadi kalkıp babalarımızın çekçek arabalarını alıp üzerlerine, çocuklar olarak hepimiz binerek biz de sokaklarda Mehdi Zana için dolaşalım’.
Düşün ki; 30-35 tane çekçek arabası, her birinin üzerinde 4-5 çocuk ikişerli sıra halinde arka arkaya vermişler. Bağlar Fatih Caddesinde onlara yetiştim. ‘Başkan Zana’ diye bağırıp çağırıyorlar. Ben işte tam da o esnada kendimi tutamadım. Gözlerimden yaşlar aktı. Arkadaşlarım da tanıktır bu olaya.”* İşte Diyarbekir’in bazalt çocukları böyledir. Onları ancak Filistinli çocuklarla birlikte İsrail’de taş atan Edward Said anlayabilir. Tabi Edward Said’in çocuklarla birlikte attığı taşa alkış tutan Türkiyeli demokratların ne hikmetse Kürt çocuklarının taşına, “çocukları birilerinin kullandığını” dile getirmeleri de garip. Anlamadıkları şu; bu coğrafyada çocuklar, büyükleri nedeniyle çok erken politika ile tanışıyorlar. Daha oyuncak ellerindeyken politikleşiyorlar. Asıl mesele, sorunlarla büyüyen ve politikleşen çocukların bu manada keskin politikleşmelerine sebep olan politik ortamı çözüm üreterek hâl yoluna koymak.
İçerden ablasına yazdığı ve kır çiçeklerlerinden resimlerle süslediği mektubunda Hebûn diyor ki: “Benim şansım fazla yok. Ama benim şansımı hep sizler yarattınız. Bu yüzden sizler benim uğurlu tavşan ayağımsınız. Bana kartpostal atmayı unutmayın. Bu sefer içimde çıkacağım diye bir his var. Tabi çıkabilirsem. Halen 23 yıl var. Görüşlerde bana yalan söylemeyin.”
Hebûn girdiğinde 16’sındaymış. Elinde “Avukatsız Halk Kürtler” kitabı varmış ve avukat olmak istiyormuş… Kim bilir, belki de bir başka mektubunda bir duruşmaya giderkenki ruh halini döktüğü satırlar birgün bir hukuk adamı olarak mücadelesiyle çözülür diye: “Günlerce bekliyoruz mahkeme günü gelip çatıyor. Gardiyanlar mazgaldan sesleniyor. Üst aramamız gerçekleştikten sonra buz gibi kelepçeler bileklerimize takılıyor. Kaçmamamız için bizleri birbirimize bağlıyorlar, sanki kaçacak bir yerimiz varmış gibi. Sonra yürüyen bir hücreye konuluyoruz. Yürüyen hücremizin küçücük bir camı var, oradan etrafı seyrediyoruz. Seyrederken anlıyoruz ki; özgürlük insanın bileğine kelepçe vurularak alıkonulamaz. Sonra varış yerinde araçlardan indirilip bir başka hücreye konuluyoruz. Asker geliyor adlarımızı okuyup buz gibi kelepçelerle mahkeme salonuna götürülüyoruz. Sizleri görünce yüreğimiz paramparça oluyor. Yerimize oturuyoruz, hâkimin kararını bekliyoruz. Tek cümleyle diyor ki; ‘Tutukluluk halinin devamına’. Yeniden buz gibi kelepçe, yeniden yürüyen hücre, ufak pencereden özgürlüğe bakış ve ‘bir gün mutlaka’.” Ne denir ki; içerisi hangi yaştan olursa olsun çocuk, genç, yaşlı, kadın, erkek demeden insan tekinin dilinin pasını alıyor. Ruhunun derinlerinin bir yerinde saklı kalan edebi kişiliğini gün yüzüne vurup paydaşlarını çoğaltıyor. Bütün bunlara rağmen çocuklar için özgürlüklerinin kısıtlanması son çare olması gerekirken, neden işin en başında uygulanır işte sorulması gereken soru… Özgürlüğü kısıtlamayı ilk çare olarak düşünürseniz, hayat size ezberinizi çok erken bozdurur. Tıpkı bazalt şehrin esmer çocuklarının edebi dilinde olduğu gibi… *Şeyhmus Diken. Amidalılar. İletişim Yayınları, İst.,2007.
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA
|
|