02 Aralik 2006
|
| Çağdaş İrlanda edebiyatının, şiir katından nobel edebiyat ödüllü, yaşayan en önemli şairi Seamus Heaney, ‘Yer Duygusu’ adlı denemesinde, bir yeri tanımanın ve o yeri ruhumuzda sevgi ve sadakatle yaşatmanın birbiriyle uzlaşmaz gibi görünen iki farklı yolu olduğunu söyler; biri yaşayarak bilinç dışı edinilmiş, diğeriyse öğrenerek bilince işlenmiş iki çelişik yol.
|
|
İçine doğup büyüdüğümüz büyük ulusal ve dilsel manzaranın yalın coğrafik bilgisi, kaçınılmaz olarak çocukluk anılarımızın kayıp bir sesi ya da çok eski bir görüntüyü olduğundan daha yakın ya da ulaşması imkansız bir uzaklıkmış gibi gösteren naif prizmasından geçerek ulaşır bilincimizin görsel katmanlarına, biz farkında olmadan.
Mekan duygumuz bu anlamıyla hayal ve hakikat sarkacı arasında gidip gelen çarpıtılmış bir yer algısının mayhoş edasıyla biçimlenmeye daha yatkındır. Bu yüzden olsa gerek, bir yere ve bir zamana ilişkin deneyimlerimizin yaşadığımız anla nesnel bağı, aidiyet ile mahrumiyet duygusu arasında gerilmiş tekinsiz bir ipin tatlı huzursuzluğunu andırması.
Evet, özgül bir yere ve bilinç dışı yetilerimizin biricikleştirdiği başka bir zamana ait olmasaydık, keder, acı ve özlem duyularımızın kültürel kaynakları büyük ölçüde ortadan kalkardı belki de.
Sosyolojik, kültürel ya da siyasal bir kategori olarak adına ‘bireysel kimlik’ dediğimiz karmaşık yekun, sanıldığının aksine, kişinin yaşadığı ana ve özbenliğine atfettiği güncel ve kurmaca bir performanstan çok, mistik ve yitirilmiş bir mekan algısının kendini durmadan yineleyen bilinç dışı suretinde son biçimini bulur çoğu zaman.
Bundan birkaç yıl önce, küçük ölçekli idari haritalarda adı artık ‘Esen Tepe’ olarak geçen ama benim ruh ve bilinç haritamda sonsuza dek ‘Beruka’ sözcüğüyle yaşayacak olan doğduğum köye; büyük annemin dişi bir kalebent gibi yaşamını, dilini ve değerlerini hasetle koruduğu o kayıp ülkeye kasten ve zamansız bir ziyarette bulunmuştum.
Dolmuştan inip, köyü şehirler arası asfalt yola bağlayan daracık şose yola girdiğimde akşam uçsuz bucaksız ovayı çevreleyen bodur tepelerin gerisine çökmek üzereydi. Ve kerpiç köy evlerinin batıya bakan pencerelerinin kırık dökük camları yakut bir kızıllıkla tutuşuyordu sanki.
Batman’ın Reşkota düzlüğüne gelişi güzel serpilmiş irili ufaklı Kürt köylerinden biri olan bu incitilmiş cennetin uzak bir loşluğa yerleşen dingin silüeti, ilk halinden hiçbir şey kaybetmeden belleğimin en havadar katında olduğu gibi duruyordu, diyebilirim.
Kıvrılarak uzayıp giden şose yolu kat edip köye vardığımda, belleğimde olduğu gibi duran ve yaşamım boyunca sevgi ve sadakatle korumaya çalıştığım şeylerin, zamanın ve hayatın yıkıcı hükmünden kurtulma yeteneklerinin ne denli gelişmiş olduğunu biraz hayret, biraz da hayranlıkla fark edecektim.
Büyük annemin yanık süt, kesif çıra ve taze tütün yaprağı kokan kocamış evinin nadide aksesuarları; Halep işi kilimler, gelinlik kızların işlediği alacalı etaminler, fosfor yeşili türbe bezleri ve hürmet edilen alim ve azizlerin çerçevelenmiş resimleri asılı durdukları beyaz kireç badanalı duvarlarda, suskun yaşamlarını sürdürüyorlardı hiç solmadan.
Evin doğuya bakan penceresinden görünen Kaniya Xatike ise kurumayan kaynağıyla çevresine hayat suyu dağıtmaya devam ediyordu. Ve büyük babamın ölümünden hemen sonra sulara ve çayırlara küsüp ardından giden boz atımız Deko’nun ayak izleri, o sert patikadan silinmemişti galiba.
Onca farklı şehir, onca kırgın deneyim ve hoyratça akıp giden onca yılın ardından değişmeyen mekan, insan ve zaman algım, bilinçdışı ve ilkel bir şöleni yaşatıyordu bana.
Fiyakalı bir kimlik edinmek için terk ettiğim o sonsuz kırların yer duygusu, gittiğim her şehirde bireysel kimliğimin en alımlı yanı oluvermiş, ben farkında olmadan.
Gözlerimizi şu acınası dünyaya açtığımız ve bir daha dönemeyeceğimiz o uzak yerler, mekan algımızın zalim hükümranlarıdır aslında. Çünkü ‘bilinç’, çoğu zaman haylaz bir çocuğa özenen ‘bilinç-dışı’na söz geçiremiyor...
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA
|
|